Nisan ayı başında Bodrum’a taşınalı bir sene olacak ve o zamandan bu yana hayatımdaki değişikliklerle ilgili birkaç güncelleme yapmanın vakti geldi diye düşünüyorum.

image3

Buraya taşınmamla birlikte solucan gübresi üretim tesisi olarak kullanmak üzere Milas’ın İçme Köyü’nde bir yer satın aldım. Arazi ve tesis kurulumu için ayırdığım paradan çok daha fazla para ödemek durumunda kaldım ama gelecekte yapılması gereken yatırımları da göz önünde bulundurduğumda almış olduğum bu karar bana halen çok mantıklı geliyor. Bu arazi içinde, solucanlarımı besleyerek solucan gübresi üretimi yaptığım ve en önemlisi de büyüme planlarıma rahatlıkla ayak uydurabilecek kapasitede olan kocaman bir kapalı alan bulunuyor. Buna ilave olarak, çiftlikte yaşayıp bana yardımcı olan ailenin kaldığı bir ev ile alt katını ofis, üst katını da gerektiğinde kalınabilecek bir oda olarak kullandığım, üretim binasına bitişik başka bir yapı daha var. Tüm bunların haricinde, mevsimsel sebze dikimi ve hatta ufak çaplı çiftçilik yapmak için de bol bol alanım kalmış durumda.

Mevsimsel sebze dikimi demişken, buraya geldiğimden beri ne pazardan ne de başka bir yerden neredeyse hiç sebze almadığımı gururla söyleyebilirim. Benimle çalışan ailenin hanımı Nuran Hanım bu işlerle çok ilgili. Çiftliğin tamirat ve eklentilerinin inşaatı bittikten sonra (etrafın tellerle çevrilmesi, bahsettiğim ofis-ev binasının elden geçirilmesi, iki dut ağacı arasının taş kaplanması, Nuran Hanımların kaldıkları evin tamiratları, üretim tesisinin elden geçirilmesi vb. çatı yalıtımının yenilenmesi, su tesisatının yenilenmesi vb.) Nuran Hanım’ın kendisine bahçe yeri göstermemle ilgili tacizlerine uğradım. Sonunda istediğimiz yeri bulduktan sonra Nuran Hanım hemen tohum siparişlerini verdi ve iki gün sonra bahçe alanı sürülmüş, kanallaması yapılmış hatta tohumlar ekilmişti bile. Ailemle tatillere gidip gelirken farklı yerlerde ancak arabadan görebilmiş olduğum sebze bahçelerinin şimdi benim arazim içinde olması Mars’ta su bulmuş NASA kadar hayretlere sürükledi beni. 3 farklı çeşit domates, 4 farklı çeşit biber, biri topak biri beyaz olmak üzere iki patlıcan çeşidi (evet beyaz patlıcan diye bir şey var ve çok lezzetli), salatalık, kabak, soğan, sarımsak, semizotu, maydanoz ve unuttuğum birkaç başka sebzenin o minnacık tohumlardan yenebilir hale gelmelerini gözlemlemek gerçekten mucizeviydi. İşin en güzel kısmı ise tüm bunları çiftliğe gelen sayısız dostumla ve aileleriyle de paylaşabilme fırsatını yakalamış olmaktı. Topraklarına kendi üretimim olan solucan gübresi eklediğim ve büyüsünler diye gözlerinin içine baktığım ürünlerimi paylaşmak şimdiye kadar yaşadığım en pastoral mutluluktu.

Şimdilerde, yani bu yazıyı yazdığım kış ayları içinde yaz aylarındaki kadar çok sebze ve mangal başı paylaşımım olmasa da –ki sanmayın ki bahçemde kış sebzeleri yok değil: lahana, brokoli, turp, şalgam, ıspanak, pırasa, pazı, ebegümeci…- başka paylaşımlarla hayatımı zenginleştirmeye devam edebiliyorum. Ben Bodrum’a gelirken yalnız kalacağımı hiç düşünmemiştim zaten. Öyle de oldu. Hiç beklemediğim anlarda hiç beklemediğim insanlarla tanışma fırsatım oldu. Bodrumlu olup da Bodrum’da yaşayan ya da benim gibi büyük şehirlerden taze göçerek hayatını sıfırlayıp harika hayalleri olan meğer ne çok insan varmış. Tüm bu insanlarla tanışırken yanımdaki arkadaşlarımın “bak bu adam solucan gübresi üretip satıyor” demesi, insanların gözlerinin fal taşı gibi açılması, konuyu merak edip anlatmamı istemeleri, sohbetin bir şekilde organik gıdalara, organik tarıma, devletin tarım politikalarına ve nihayetinde ülkenin kurtarılmasına gelmesi, en nihayetinde kendimizi rakı masasında kadeh tokuştururken bulmamız buradaki hayatın normallerinden biri oldu.

Artık yeni insanları tanımaktan, farklı hayatları görmekten ve taze sohbetlere girmekten korkmuyorum. Korkmak değil de, sanırım daha önceki hayatımda bunları fazla istemiyordum. Ne zamanım, ne sabrım, ne de ihtiyacım olduğunu düşünüyordum böyle şeylere. Ne zamanki burada köklenmeye başladım, buranın hayatına da alışmaya başladım. Burada hayat dingin, daha yavaş, daha gevşek ve kimsenin hiçbir şey için acelesi yok. Kimi zaman “yollarımızda” gördüğüm ve büyük bir heyecan, öfke ve aceleyle araç kullanan İstanbullulara artık ben de “cık cık” lamaya başladım. Tüm bu sakinlik, dinginlik ve sükûnet içinde yiyorsa sisteme diren. Yok kardeşim olmuyor. Sistem seni öyle bir durduruyor, öyle bir alıyor ki sinirlerini, istesen de yapamıyorsun, çünkü kafan azıcık çalışıyorsa biliyorsun ki sisteme direnmeye çalışırsan kafayı yersin.

Gelin Bodrum’un ustalarıyla bir tanışın. Tanıştınız mı? O zaman sisteme kafa tutarak o kafanın nasıl yendiğini anlamışsınızdır. Tanışmadınız mı? O zaman şöyle tanıştırayım: Bu, Ahmet Usta, kendisi –mesela- marangozdur. Kendisinin zaman algısı yoktur. Ya da şöyle düzelteyim, en azından İstanbulluların alışageldiği zaman algısı onun için geçerli değildir. Sadece Ahmet Usta değil, elektrikçi Ali Usta, taşçı Mehmet Usta, tesisatçı Hüseyin Usta da aynıdır. Onların zamanı farklı ilerler. Bodrum Ustaları, “Interstellar” daki Matthew Mcconaughey ve Anne Hathaway’e hayat dersi verir. 1 hafta, 3 haftadır onlar için, 10 gün ise 1 ay falan. Şayet bir usta size 15 gün dediyse o işten umudu en baştan kesmek ise en hayırlısı olacaktır sizin için yoksa kendinizi yavrunuza kitap ittirerek bir şeyler anlatmaya çalışan bir kaybolmuş olarak bulmanız an meselesidir.

Filmlerden konu açılmışken, burada hayat daha önce hiç izlemediğim bir film gibi geçiyor gerçekten de. Yapımcısı, yönetmeni, başrolü, figüranı her şeyi ben olduğum bir film; arada giren karakter rollerle zenginleşen ama benden başka kimsenin kontrolünde, zorlamasında, öğretisinde ya da tarzında olmayan, organik, solucan gübreli, Bodrum’lu, sessiz, sakin bir film. Çok keyifli bir film. Devamını merak ettiğim, izlemek, yaşamak için sabırsızlandığım bir film.

2 Responses to O zamandan bu yana
  1. Ege havasi, topragin kokusu, yagmurun bereketi, Agustos boceklerinin konseri, sigaranin ruzgarda savrulan dumani, buzlu limonata bardaginin bugusu, denizin guzelligi ve urkutucu gucu, basit ve daha temiz bir ortam insani degistiriyor. Cigerlerinden Istanbul’u, Ankara’yi atinca dinginlik ve huzur katsayisi yukseliyor olmali. Yasamdan zevk almanin hirs ve strese dusmeden, aceleye getirmeden de mumkun oldugunu ogreniyor insan. Yaptigin isle, uretmenle, tabiata sayginla, sagladigin arti degerle ovunc kaynagisin Gence Armagan.

  2. Tebrikler, ilham verici bir yaşanmışlık


[top]

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir