ev

Bir yere ne zaman “evim” diyebilirsin? O yerde ne/ne-kadar yaşaman, ne/ne-kadar biriktirmen ve ne/ne-kadar üretmen gerekir ki o yere evin olsun? Kaç “ev” değiştirir insan ve aslında her değişimde değiştirdiği şey gerçekten de “evi” midir yoksa gerçek evini aramak serüvenindeki duraklar mıdır geride bıraktıkları. Peki ya her durakta geride bıraktıkların… Onlar evin olarak kalmaya devam eder mi?

Doğduğum büyüdüğüm yer Ankara. Okuldan mezun olana kadar evim de Ankara. Sonrası yıllarca süren bir yeni ev arama süreci. Kendi evimi arama, kendi evimi kurma süreci. Eskişehir, Bursa, İstanbul ve son olarak Bodrum.  Huzursuz ayak sendromu gibi hep bir hareket. Hareket edemediğinde kaşınma, karıncalanma. Ağzına gelen bir küfrü ortam müsait olmadığı için ağzında tutmak, çişin geldiğinde tuvalet bulamamak, ayakkabının arkası vurduğu halde yürümeye devam etmek gibi mevcut duruma -o an için- eyvallah deyip, sürekli bir çözüm arama devinimi.

Kendimi masaya yatırdığımda ruhtan mı egodan mı sorusunun cevabını veremiyorum. Ve inanın, tüm samimiyetimle söylüyorum ne ruhumun ne de egomun ne kadar sağlıklı olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey: şimdilik her ikisinin de işimi görmesi ve bunun bana yetmesi. Umduğum şey: her ikisinin de kimseye zarar vermemesi ve insanlık misyonuna uygun olması. Gerisi zaten hikayedir.

“Yerleri” masaya yatırdığımda ise -içinde bulunan insan faktörü sebebiyle- sonsuz ikilemlerle sarılı sonsuz sayıda soruya cevap bulmak gibi çok da uğraşasım ve üzerinde düşünesim olmayan bir konuyla karşı karşıya kalıyorum. Tembellik deyin, işine gelmezlik deyin, donanımsızlık deyin, istediğinizi deyin… Yukarıda kendime ve dolayısıyla size sorduğum soruların cevaplarını, yerlerden bağımsız, kendi ruhuma ve egoma ışık tutarak cevaplayabilmeyi yeğ tutuyorum ve ne mutlu ki zaman geçtikçe -hepsine olmasa bile- bazılarına cevap bulmaya başladım bile.

“Kaç ev değiştirir insan?” sorusunun artık kafamda bir cevabı var: ruhu ve bedeni nerede sağlık bulacaksa, orayı bulana kadar.

Bir evin ne zaman “ev” olduğuna dair halen kesin cevaplarım olmadığı halde aklımda oluşturduğum hipotezlerle de kafanızı karıştırmayı istemiyorum ama bir ipucu vermem gerekirse: bu da aslında açıkça görünüyor ki ruh ve bedenle ilgili bir konu.

turtle_3025330b

Duraklarda ve/veya geçmiş evlerde bıraktıkların ise bambaşka bir konu. Eşyalardan, şehirlerden değil insanlardan bahsediyorum. Aslında bırakmıyorsun da, mekansal olarak başka bir şeye ait kalıyorlar. Güldüğün, ağladığın, sohbet ettiğin, dertleştiğin, seviştiğin, sevdiğin, sevmediğin, tanış olup arkadaş oldukların, arkadaş olup dost oldukların, küsüp konuşmadıkların, küfür ettiklerin, uğruna ölmeyi düşündüklerin, herkes başka bir şeye ait kalıyor, sense başka bir şeye. Yanında, yeni evine hiç zarar görmeden taşıyabildiklerin ise sadece ve sadece kalbine gerçekten girmiş olanlar oluyor. Ailen gibi, hayatının aşkı gibi, birkaç gerçek dostun gibi…

O halde ben buna kalp evim diyorum. Bir kaplumbağa gibi nereye gidersem gideyim yanımda taşıyorum kalp evimi. İçindekiler hep “evim” olmaya devam ediyor ve ruh ile bedenin ev arayışında bana yol gösteriyor. Kalp evimdeki herkese selam olsun o halde!